|
Tweet | Tarih: 15-07-2026 09:43 |
Bu ülke çok şey gördü.
Halkın güvenini sömüren bankerleri gördü… Oy isterken başka, iktidara gelince başka konuşan siyasetçileri gördü… Yardım adı altında insanların vicdanını istismar edenleri gördü… Devletin imkânlarını kendi çıkarı için kullananları da gördü.
İsimler değişti, yüzler değişti, dönemler değişti…
Ama yöntem pek değişmedi.
Çünkü bu ülkede çoğu zaman olaylar unutuluyor, dersler unutuluyor; sadece aktörler değişiyor.
Nedense her büyük hayal kırıklığından sonra toplum hafızası yeniden devre dışı kalıyor.
Dün yaşananları unutuyor, bugün aynı vaatlere yeniden inanıyor, yarın ise aynı pişmanlıkları yeniden yaşıyoruz.
Oysa toplumların en büyük sermayesi ne parasıdır ne de nüfusudur.
Asıl sermayesi hafızası. Devletin denetleme mekanizmasıdır.
Çünkü hafıza sadece geçmişi hatırlamak değildir; geçmişten ders çıkarıp geleceği koruyabilmektir.
Hafızasını kaybeden insan nasıl aynı yolu tekrar tekrar şaşırırsa, hafızasını kaybeden toplum da aynı tuzaklara tekrar tekrar düşer.
Yakın tarihimize bakın…
Ekonomik krizler yaşadık.
Banker skandalları yaşadık.
Yolsuzluk iddiaları yaşadık.
Şimdi de depremlerden sonra toplanan yardımların nasıl kullanıldığını tartışılıyoruz.
Her dönemde birileri “Bana güvenin.” dedi.
Toplum da çoğu zaman kişilere güvendi; kurallara ve şeffaflığa değil.
Dolayısıyla sonuç hiç değişmedi.
Birkaç gün öfkelendik…
Birkaç hafta konuştuk…
Sonra yeni bir kahraman aramaya başladık.
Oysa demokrasiler kahramanlarla değil, kurumlarla ayakta kalır.
Güçlü toplumlar, iyi niyet üzerine değil; hukuk, denetim ve hesap verebilirlik üzerine inşa edilir.
Bu yüzden mesele sadece güvenmek değildir.
Asıl mesele, güveni akıl ve denetimle birlikte yürütmektir.
Çünkü para da emanettir…Oy da emanettir…
Emanetin olduğu yerde güven kadar hesap da olmalıdır.
Sorgulamak hesap sormak düşmanlık değildir.
Tam tersine, bunlar demokrasinin, hukuk devletinin ve vicdanın gereğidir.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormalıyız:
Toplum hafızamız neden bu kadar çabuk devre dışı kalıyor?
Neden her defasında kişileri ilkelerin önüne koyuyoruz?
Neden alkışı denetimin, sadakati adaletin önüne geçiriyoruz?
Oysa alkıştan önce hesabı… Sadakatten önce adaleti…Sözlerden önce icraatı aramalıyız.
Hayır kurumları da…
Devlet kurumları da…
Belediyeler de…
Siyaset de…
Sivil toplum kuruluşları da…
Aynı ilkeye bağlı olmalıdır: Güven isteyen, hesabını vermelidir.
Para da emanettir…Oy da emanettir…
Ve emanetin olduğu yerde hesap vermek sadece hukuki bir zorunluluk değil, aynı zamanda ahlaki ve vicdani bir namus borcudur.
Bu ülkenin ihtiyacı yeni kahramanlar değildir.
İhtiyacı; güveni kişilere değil ilkelere teslim eden, hukuku kişilere göre değil kurallara göre işleten, unutmayan ve unutturmayan bir toplumsal bilinçtir.
Sorun sadece kötü insanların varlığı değildir; asıl sorun, iyi insanların ve toplumun yaşananları çok çabuk unutmasıdır. Toplum hafızası devre dışı kaldıkça, devlet denetimde eksik oldukça, dünün hataları yarının kaderi olmaya devam edecek, daha çok “AHBAP Çavuş” çıkar ilişkilerine tanık olacağız.
Toplumlar bir günde yıkılmaz; önce hafızalarını kaybederler. Hafızasını kaybeden milletler ise aynı yanlışları farklı isimlerle yaşamaya mahkûm olur. Çünkü unutulan her ders, er ya da geç yeniden ödenen ağır bir bedeldir.