|
Tweet |
Sözlükte “yaklaşmak” ve “Allah’a yakınlaşmaya vesile olan şey” anlamına gelen kurban; dinî bir terim olarak, Allah’ın rızasını kazanmak ve O’na yakınlaşmak amacıyla belirli şartları taşıyan bir hayvanı ibadet niyetiyle usulüne uygun şekilde kesmeyi ifade eder.
Kurban ibadeti, Kur’an-ı Kerim’de Hac, Kevser, Saffat, Bakara ve Maide surelerinde zikredilmiş; Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sünnetiyle de örneklendirilmiş önemli bir kulluk vazifesidir. O, Allah’a yakınlığın, teslimiyetin ve takvanın bir göstergesidir.
Bayramlar için sıkça söyleriz: “Nerede o eski bayramlar…”
Eskiden küçük büyüğünü tanır, büyük küçüğünü severdi. Komşuluk ilişkileri daha güçlüydü; komşular adeta kardeş gibiydi. Edep vardı, haya vardı. Bayramlar gerçekten bayram gibi yaşanırdı.
Ben de çocukluğumdan çok iyi hatırlıyorum. Babamızdan bize miras kalan güzel bir İslami gelenek vardı.
Kurbanımızı en az bir gün önceden alır, bahçeli evimizin bir köşesinde misafir ederdik. Onu sever, okşar, ilgilenirdik. Bayram sabahı geldiğinde ise Allah rızası için kurban ederdik.
Yedi hissedar bir araya gelir, herkes elinden gelen işe koşardı. Kurban kesildikten sonra etler, sakatatlar ve kemikli parçalar özenle ayrılır, her biri hisse hâline getirilirdi.
Hazırlanan hisseler tartılır; eksik olan pay, fazla olan hisseden tamamlanarak herkes için eşit hâle getirilirdi. Sonrasında ortaklardan biri arkasını döner, bir diğeri hisselerden birini gösterip:
“Bu kimin?” diye sorardı.
Arkasını dönen kişi de ortaklardan birinin adını söylerdi. Böylece herkes gönül rahatlığıyla payını alır, evinin yolunu tutardı.
Mahalle aralarında, bahçeli evlerde kesilen kurbanları görmek mümkündü. Hatta herkes bir parça et getirir, birlikte kavurma yapılır, hep beraber yenirdi.
Eve gelen etler, kime ne verileceğini en iyi bilen evin hanımına teslim edilirdi. O da evin ihtiyacı kadarını ayırır, kalanını ihtiyaç sahibi komşulara dağıtırdı. Herkes kurban kesmiş olsa bile insanlar yine de birbirlerine et ikram ederdi.
Ertesi gün camilerde, çay ocaklarında ve kıraathanelerde kurban sohbetleri yapılırdı.
Yani demem o ki; kurban denince akla önce insanı Allah’a yaklaştıran bir ibadet, sonra da “sarı kız” ya da besili bir koç gelirdi.
Şimdilerde ise bayram denince çoğu zaman tatil akla geliyor.
Artık eskisi gibi herkes kurban kesmiyor. İmkânı olanlar da çoğu zaman tatile vakit ayırabilmek adına kurbanlarını yurt içine ya da yurt dışına bağışlıyor.
Kurban kesenlerin bir kısmı ise hayvanını görmeden, mandıralarda veya organizasyon merkezlerinde vekâlet yoluyla bu ibadeti yerine getiriyor.
Bu durumun ne zaman başladığını tam hatırlamıyorum; ancak bazı vakıf ve derneklerin özellikle Afrika’da kurban organizasyonları düzenlemesiyle yaygınlaştığını düşünüyorum. İlk zamanlarda insanlar hem burada hem orada kurban kestiriyordu. Sonraları ise yurt dışındaki kurban bedellerinin daha uygun olması nedeniyle tercih tamamen oralara yöneldi.
Elbette yazılı ve görsel medyanın da bunda etkisi oldu. Her Kurban Bayramı sonrası televizyonlarda gösterilen kan görüntüleri, dere yataklarına bırakılan atıklar ve kötü kesim manzaraları insanlarda bir tiksinti oluşturdu.
Sanki çok önemli bir ibadetin mecrası değişti.
Belki de ilgili kurumların bu konuda daha bilinçli çalışmalar yapması gerekir diye düşünüyorum.
Yazımı, kurban üzerine kaleme aldığım bir şiirin dörtlüğüyle bitirmek istiyorum:
Yaklaşsın kullar birbirlerine kurban ibadeti ile,
Yardımlaşsın kullar bakmaksızın birbirinin dinine,
İndi ayet: “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” diye,
Kurban kes, Allah’a yaklaş; kulak ver sen bu sese…