Birinci bölümde ülkemiz için sıradan, rutin olması gereken bir kazanımın nasıl şişirilerek, köpürtülerek aziz milletimize zafer diye satıldığını anlatmıştık.
Neden sıradan olması gerektiğini aşağıdaki örneklerle daha iyi anlarız belki. Milenyum'dan (2000) başlarsak Hırvatistan 6. kez, Avustralya 6. kez, İran 5. kez, Ekvador 5. kez, Gana 5. kez iştirak ediyor bu turnuvaya.
Hani o kıta öyle bu kıta şöyle denilmesin diye her kıtadan istatistik paylaştım. Yukarıda adı geçen ülkelerin/ ülkelerde futbola harcanan bütçeler muhtemelen bizimkinin sadakası kadar vardır ya da yoktur.
Ülkemizin hemen her platformunda pireyi deve göstererek sosyal, siyasi ve ekonomik rant devşirme, makam ve mevki tahkimatı yapma artık şaşırtmıyor bizi. E futbol da tam bu zihniyetin aradığı argüman. Fırsatı ganimete çevirmeseler ayıp olurdu!
Burada iki tanım yaparak milli faciamızın idari ve teknik yönetimine ayna tutalım artık.
Endüstriyel futbol; futbolun bir spor ve tutku olmaktan çıkıp küresel ölçekte ulaştığı trilyonlarca dolar bütçe büyüklüğünü, sosyal, siyasal ve turistik etki dominasyonunu ifade eder.
Modern futbol ise bilimsel antrenman yöntemleri, veri analitiği ve analizleriyle sistem, fizik ve teknik gibi parametrelerde ulaştığı seviyeye yapılan tanımdır.
Bizim bu devasa küresel sektörü yönetmek, yönlendirmek, geliştirmek ve rekabet için seçtiğimiz TFF yönetimi şaka gibidir, ironidir.
Başkanı müteahhit. Birinci vekili şike soruşturması nedeniyle tevkif edilmiş bir iktisatçı. Bolca hukukçu var. Avukatlık bürosu açsanız bu kadarına ihtiyaç duymazsınız kesinlikle. Lokantacı var, kamyoncu var, lastikçi var, kadın doğumcu var, mimar var, siyasetçi var.
Ana gövdesini Trendyol 1. Lig kulüp temsilcilerinin oluşturduğu yönetimde en gözde kariyer spor yöneticiliği. Peki, hangi kulüpleri yönetmişler? Adanaspor, Adana Demirspor, Sivasspor, Giresunspor, Manisaspor… Bu kulüpler şimdi nerelerde hangi efsane başarıların sahibidirler diye bakarsanız durumun vahametini anlarsınız. Dahasına da gerek yok, sözcüklere yazık.
Hocamız Montella; sempatik, yakışıklı ve centilmen bir İtalyan. Adana Demirspor macerası dışında gözle görülür elle tutulur bir başarısı da yok tecrübesi de.
Futbol realitemizi bilmem ama milli kodlarımızı harika analiz etmiş. Zorda kaldığında hamasete, kaderciliğe, milliyetçiliğe dayalı edebi teknik ve taktikleri kullanıyor büyük bir ustalıkla.
Kadro seçimi, kamp programı ve oyun modeli hatalarla, yanlışlarla dolu.
Gerek tercihlerinden gerek beyanlarından anladığımız kadarıyla ihtiyaca ve performansa göre takım değil; vefa, minnet duygularının öncelendiği bir dostluk, arkadaşlık grubu seçiyor. Bu durum hiç rasyonel de değil masum da.
Ülkemizde en yukarıdan en aşağıya kadar hiç bir takımın sistemi olmayan klasik santraforsuz oyun modelinde ısrarı bir takıntıdır, triptir, maceradır. Bu edebiyat sınıfına matematik müfredatı uygulamak gibi bir şeydir. Üstelik bu varyasyonda bel bağladığı Kerem Aktürkoğlu aynı rolü beceremediği için FB takımını şampiyonluktan etmiş hocasını kovdurmuştur.
A planı haricinde sistem üretememiş, çalıştırma yapmamıştır. Oyunun tıkandığı, çaresizliğin açığa çıktığı anlarda Merih’i santrafor oynatmak yerine bir pivot santrafor sahaya sürmekti mantıklı olan değil mi? İlahi hocamız uçağa doldurduğu bir çoğu lüzumsuz dostlarından (!) feragat edemedi ki santrafor bagajda mı uçsun ABD’ye...
İdari ve teknik profesyonellerin teşekkülünden, vizyonlarından ve icraatlarından bağımsız zaaflarımız da yok değil hani. Çokça var da bence en dikkat çekeni ligimizdeki rekabet düzeyinin vasatlığıdır.
Son yıllarda iki takıma indirgenen yarışta futbol emekçilerimizin kendilerini teknik ve fiziki yönden geliştirme imkanları ve ya zaruretleri kalmıyor.
Örneğin Barış Alper. Ligimizde hücuma çıktığında karşısında ya dengesiz ya eksik ya da kendisine fiziki reaksiyon veremeyen savunmacılarla karşılaşıyor. İşini kolayca yapıyor. Yapıyor ama bu seviyede. Karşısına güçlü, kademeli ve oyun bilgisi yüksek savunmacılar çıkınca bocalıyor, zorlanıyor, üretemiyor.
Çok bireyselleştirme taraftarı olmasam da bu kaptanlık mevzusunu es geçemeyeceğim. Aslında Hamit Altıntop’la başlayan ve Hakan Çalhanoğlu ile devam eden gurbetçi gençlerin kaptanlığı hep menfi durumların müsebbibi gösteriliyor. Farklı kültür ve mantaliteyle yetişen gurbetçi gençlerin anlaşılamadığı, birleştirici olamadığı gibi klikleşmeye, bölünmeye vesile oldukları aşikar. Artık yapmayın beyler! Kaptan Türkiye Türk’ü olsun.
Futbol, futbolcu ve idareci bazında radikal değişimler, dönüşümler yapmadığımız sürece hep aynı hikâyelerin figüranı olacağımızı bilmeliyiz. Saygılar efendim...