|
Tweet |
Türkiye’de yıllık enflasyon oranları artık sadece ekonomik bir veri değil, sokaktaki vatandaşın her gün yüzleştiği acı bir gerçek. 22 bin 104 lira, günümüzde temel bir evin kirasını karşılamakta bile zorlanırken, gıda, enerji ve ulaşım gibi zorunlu ihtiyaçlara bütçe ayırmak neredeyse imkânsız hale geliyor. TÜİK’in açıkladığı resmi enflasyon oranlarının gerçeği ne kadar yansıttığı tartışmalı olsa da, çarşı ve pazardaki fiyatlar bu tartışmaya çoktan noktayı koymuş durumda. İnsanlar artık market raflarında et, süt ve hatta ekmek gibi temel gıdalara bile ulaşmakta zorlanıyor.
Bir örnek vermek gerekirse; 4 kişilik bir ailenin asgari yaşam standartlarını sağlamak için ihtiyaç duyduğu gelir, bağımsız kuruluşlar tarafından açıklanan açlık ve yoksulluk sınırlarının çok üzerinde. TÜRK-İŞ’in Kasım 2024 verilerine göre yoksulluk sınırı 60 bin liraya dayanmışken, 22 bin 104 lira ile insanca yaşamanın mümkün olduğunu savunmak ne kadar gerçekçi?
Türkiye’de gelir dağılımı adaletsizliği, asgari ücretin de ötesine geçiyor. İşçiler, kazandıkları düşük ücretlerden yüksek oranlarda vergi ödemek zorunda bırakılırken, büyük sermaye grupları çeşitli teşvik ve indirimlerle destekleniyor. Asgari ücretin net miktarı, brüt rakamın vergilerle törpülenmiş hali. Sosyal devlet anlayışının gereği olarak işçinin vergi yükünün azaltılması gerekirken, bu yük her yıl artarak devam ediyor. Sonuç? İşçiler daha az gelirle daha fazla yaşam mücadelesi vermek zorunda kalıyor.
Barınma, her insanın temel bir hakkıdır. Ancak Türkiye’de hızla yükselen kira fiyatları, asgari ücretli bir çalışan için ev sahipliği hayalini çoktan imkânsız kılmış durumda. Bugün büyük şehirlerde ortalama bir ev kirası 15-20 bin lira arasında değişiyor. Bu durumda asgari ücretli bir işçi, maaşının neredeyse tamamını kiraya ayırmak zorunda. Bu da diğer ihtiyaçlar için para kalmaması anlamına geliyor. Çalışanlar ya kötü koşullarda yaşamaya mahkûm oluyor ya da aileleriyle birlikte daha küçük ve kalabalık evlerde yaşamak zorunda kalıyor.
Asgari ücret artışı, işverenlere çeşitli vergi indirimleri ve teşviklerle destekleniyor. Bu durum, işverenin üzerindeki mali yükü hafifletirken, işçinin yaşam standardını iyileştirmeye yönelik bir adım atılmıyor. Üstelik birçok küçük ve orta ölçekli işletme, bu maliyetleri karşılamakta zorlanırken, büyük sermaye grupları bu teşviklerden daha fazla faydalanıyor. İşveren odaklı bir ekonomik düzen, emeği ucuzlaştırırken sermayeyi daha güçlü hale getiriyor. Peki ya emeğin karşılığı? İşçilerin alın teri ve emeği, ekonomik sistemin en zayıf halkası olarak görülmeye devam ediyor.
Asgari ücret, yalnızca “hayatta kalma” ücreti olarak belirlenmemelidir. Bu ücret, bir çalışanın insanca yaşayabilmesi için gerekli olan minimum standartları karşılamalıdır. Gelişmiş ülkelerde asgari ücret, işçinin temel ihtiyaçlarını karşılamanın yanı sıra, sosyal yaşama katılmasını da hedefler. Türkiye’de ise asgari ücret, çalışanı sadece hayatta kalmaya zorlayan bir araç haline gelmiştir. Bu durum, işçilerin yalnızca ekonomik değil, psikolojik olarak da tükenmesine yol açmaktadır.
Türkiye’nin ekonomik krizi derinleşirken, çözüm yolları net ve somut adımlar gerektiriyor. Enflasyonu düşürmek için üretim ekonomisine geçiş yapılmalı, ithalata bağımlılık azaltılmalıdır. Asgari ücret üzerindeki vergi yükü tamamen kaldırılmalı, büyük sermaye grupları daha yüksek oranlarda vergilendirilmelidir. Sosyal konut projeleri hızlandırılmalı ve kira artışlarına yasal sınırlar getirilmelidir. Asgari ücret belirlenirken açlık ve yoksulluk sınırları dikkate alınmalı, işçi temsilcilerinin görüşleri daha etkin bir şekilde dinlenmelidir.
Sonuç olarak, Türkiye’deki mevcut ekonomik düzen, işçinin emeğini ve yaşam kalitesini ikinci plana atmıştır. Ancak unutulmamalıdır ki bir ülkenin gerçek refahı, işçisinin mutluluğu ve huzuruyla ölçülür. İnsanca yaşam, bir lütuf değil, herkesin doğuştan sahip olduğu temel bir haktır. Bu hakkı korumak, toplumun tüm kesimlerinin ortak sorumluluğudur.