Depremden korkuyoruz. Haklıyız. Yaşadığımız acılar, güvenli bir evin ne kadar hayati olduğunu gösterdi. Riskli yapıların yenilenmesine itiraz edilemez; hiçbir bina, hiçbir arsa insan canından değerli değildir.
Ancak bu gerçek, kentsel dönüşüm adı altında yapılan her işi sorgusuz kabul etmemizi gerektirmez. Konu can güvenliğiyse kararların bilimsel, hesapların açık, denetimin bağımsız olması gerekir. Çünkü dönüşüm, beraberinde büyük bir ekonomik hareketlilik getiriyor. Eski bina yıkılıyor, arsa değerleniyor, yeni daireler daha yüksek fiyatlarla satışa çıkıyor.
Özellikle değerli semtlerde, bir yapının bulunduğu arsanın sağlayacağı kazanç, içinde yaşayanların geleceğinin önüne geçebiliyor. İşte burada sorulması gereken soru şudur:
Bu bina gerçekten güvensiz olduğu için mi yıkılıyor, yoksa yıkılması çok kazançlı olduğu için mi?
Can güvenliğini esas alan bir dönüşüm, bu sorunun cevabını açıkça verebilmelidir.
Bir binanın yaşı önemli bir veridir; fakat tek başına güvenli ya da güvensiz olduğunun kanıtı değildir. Betonu, demiri, zemini ve taşıyıcı sistemi incelenmeli; güçlendirme seçeneği değerlendirilmeli, yıkım gerekiyorsa gerekçesi ortaya konmalıdır.
Çünkü teknik raporlarda “yapı” diye tanımlanan yer, bir öğretmenin otuz yıllık emeği, bir işçinin ömür boyu birikimi, anne babadan kalan tek miras olabilir. Birinin yatırım hesabındaki metrekare, bir başkasının bütün hayatıdır.
Yıkım kararı kadar, yerine yapılan binanın nasıl denetlendiği de önemlidir. Yeni olması, bir yapının güvenli olduğunun tek başına kanıtı değildir. Projeden malzemeye, zeminden uygulamaya kadar her aşamada etkili ve bağımsız denetim gerekir. Vatandaşa yalnızca yeni bir daire değil, güvenliği doğrulanmış bir konut teslim edilmelidir.
Dönüşümün bir de sokakta yaşanan yüzü var.
Şehirler mahalle mahalle şantiyeye dönüşüyor.
Elbette yenilenmenin bir zahmeti olacak. Fakat bu zahmetin süresi, sınırı ve sorumlusu belli olmalıdır. Şehri gelecekteki bir tehlikeye hazırlarken bugünün yaşamını da korumak zorundayız. İnsanların yıllarca belirsizlik içinde, inşaat kuşatması altında yaşaması olağan kabul edilemez.
Üstelik mesele yalnızca binaların yenilenmesi değildir. Dönüşümle birlikte mahallenin nüfusu artıyorsa yolların, kanalizasyonun, okulların ve sağlık hizmetlerinin bu yükü taşıyıp taşıyamayacağı da hesaplanmalıdır. Yeşil alanlar ve afet anında kullanılacak açık alanlar korunmalıdır. Her boşluğu satılabilir bir metrekareye çevirmek, şehri güvenli hâle getirmek değildir.
Vatandaşın ödediği bedel göz ardı edilemez.
Taşınma masrafı, kira gideri, yeni konut için istenen ek ödeme ve geciken teslimler, bir ailenin bütün geçim hesabını değiştirebiliyor. Birileri için kârlı bir proje olan süreç, başkaları için yıllarca ödenecek borca dönüşebiliyor.
Denetim zayıfladığında arsa değerinden, artan inşaat hakkından ve yükselen satış fiyatlarından doğan gelir belli ellerde toplanırken maliyet mahalle sakinlerinin omuzlarına yüklenebiliyor. Yeni daireler pahalandıkça eski sakinlerin orada yaşama imkânı azalıyorsa ortaya çıkan değerin kime hizmet ettiğini sorgulamak gerekir.
Bir insanın kendi evinin yerinde yapılan konuta gücü yetmiyorsa, o projeyi yalnızca “başarılı dönüşüm” diye anlatamayız.
Bilimin uyarısı elbette dikkate alınmalıdır. Ancak tehlikenin gerekçesini açıklamakla korkuyu baskı aracına çevirmek arasında fark vardır.
Çünkü korkan insanın pazarlık gücü azalır. “Yeter ki başımıza bir şey gelmesin” diyerek karşılayamayacağı bir borcu üstlenebilir, hakkından vazgeçebilir, yıllardır yaşadığı çevreden kopmayı kabul edebilir. Tam da bu nedenle can güvenliğini sağlamak için yürütülen bir süreç, insanın çaresizliğinden kazanç elde edilmesine izin vermemelidir.
Depreme karşı alınacak her önlemin arkasındayız. Ancak insanın can kaygısını kazanç hesabına çeviren bir düzenin karşısında durmalıyız.
Çünkü vatandaşın “Nasıl hayatta kalırım?” sorusuna birileri “Buradan ne kadar kazanırım?” diye cevap veriyorsa, orada dönüşümün yönünü bilim değil, rant belirliyordur.