Dünya sessiz ama derin bir dönüşümün içinden geçiyor.
Bir yanda Ukrayna savaşı, diğer yanda Orta Doğu’daki gerilimler, küresel ticaret savaşları, enerji rekabeti ve yapay zekâ yarışı… Gündem her gün yeni bir krizle değişiyor. Ancak tüm bu gelişmelerin arkasında çok daha büyük ve uzun vadeli bir değişim yaşanıyor.
Dünyanın ekonomik, siyasi ve demografik ağırlık merkezi yavaş yavaş yer değiştiriyor.
Son iki yüz yılın büyük bölümünde dünyanın merkezi Avrupa ve Batı dünyasıydı. Sanayi devrimini onlar gerçekleştirdi, teknolojiyi onlar geliştirdi, küresel finans sistemini onlar kurdu ve dünyanın geri kalanına yön veren güç onlar oldu.
Fakat bugün ortaya çıkan tablo farklıdır.
Avrupa yaşlanıyor. Doğum oranları düşüyor, nüfus artışı yavaşlıyor ve iş gücü daralıyor. Bir zamanlar dünyanın üretim merkezi olan birçok ülke artık üretim kapasitesini koruyabilmek için dışarıdan insan kaynağına ihtiyaç duyuyor.
Buna karşılık Asya yükseliyor. Çin’den Hindistan’a, Endonezya’dan Körfez ülkelerine kadar geniş bir coğrafya üretimde, teknolojide ve ticarette dünyanın ağırlık merkezini değiştirmeye başladı. Afrika ise genç nüfusuyla geleceğin en büyük insan kaynağı olmaya hazırlanıyor.
Belki de önümüzdeki elli yılın en önemli sorusu şudur:
Dünyanın geleceğini teknoloji mi belirleyecek, yoksa teknolojiyi üretecek insan kaynağı mı?
Teknoloji çağında bile ülkelerin en büyük sermayesi insan kaynağı olmaya devam edecektir. Çünkü robotları üreten de, onlara yön veren de, yeni fikirler geliştiren de insandır. Geleceği şekillendirecek olan şey yalnızca teknoloji değil, o teknolojiyi hayal eden, tasarlayan ve geliştiren insan aklıdır.
Bugün birçok kişi yapay zekânın ve robotların insan gücünün yerini alacağını düşünüyor. Oysa çoğu zaman unutulan gerçek şudur: Robotları tasarlayan da, yapay zekâyı geliştiren de, onları daha ileriye taşıyan da insanlardır. Daha doğrusu; genç beyinlerdir. Bugünün mühendisleri, bilim insanları ve girişimcileri nasıl kendi çağlarının teknolojilerini ürettiyse, yarının teknolojilerini de bugünün gençleri geliştirecektir.
Bu nedenle geleceğin dünyasında asıl rekabet petrol, doğal gaz veya madenler üzerinden değil; nitelikli insan ve genç nüfus üzerinden yaşanacaktır.
Tarih boyunca genç nüfusa sahip toplumlar büyümüş, üretmiş ve dünyada söz sahibi olmuştur. Yaşlanan toplumlar ise zamanla ekonomik dinamizmlerini ve siyasi ağırlıklarını kaybetmiştir.
Bugün Avrupa’nın karşı karşıya olduğu demografik sorunlar bunun en somut örneğidir. Yarın aynı sorunlarla karşılaşmamak için Türkiye’nin de nüfus meselesine yalnızca bir aile tercihi olarak değil, stratejik bir gelecek meselesi olarak bakması gerekiyor.
Cumhurbaşkanı’nın yıllardır dile getirdiği “en az üç çocuk” çağrısının arkasında da esasen bu kaygı yatmaktadır. Çünkü mesele sadece nüfusun sayısı değil; üretimin, ekonominin, sosyal güvenlik sisteminin ve ülkenin gelecekteki rekabet gücünün sürdürülebilmesidir.
Önümüzdeki yıllarda daha fazla Hintli, Afrikalı, Endonezyalı ve Latin Amerikalı bilim insanı, girişimci ve siyasetçi göreceğiz. Dünyanın yeni hikâyesi yalnızca Paris’te, Londra’da veya Berlin’de yazılmayacak; Delhi’de, Lagos’ta, Jakarta’da, Riyad’da ve São Paulo’da da yazılacak.
Sonuç olarak; Dünya yeni bir döneme giriyor.
Batı’nın tek başına belirlediği bir çağ kapanırken, genç nüfusa, üretime ve insan kaynağına sahip toplumların yükseldiği yeni bir çağ başlıyor.
Ve belki de asıl soru şudur:
Türkiye bu değişimi seyreden ülkelerden biri mi olacak, yoksa genç nüfusunu koruyarak yeni dünyanın kurucu aktörlerinden biri mi olacak?
Çünkü geleceğin dünyasında asıl zenginlik ne petrol olacak, ne doğal gaz ne de madenler… Asıl zenginlik; düşünen, üreten, araştıran ve geleceği tasarlayan genç insan kaynağı olacaktır.