|
Tweet |
Son yıllarda sık duyduğumuz bir cümle var: “Değerlerimize sahip çıkalım.”
Ne zaman hatırlıyoruz bunu? Bir başkası bizim yemeğimizi sahiplendiğinde, bizim Anadolu motiflerimizi dünyaya sunduğunda, bizim kültürümüz başka bir isimle anıldığında. O zaman ayağa kalkıyor Yunan’a, Alman’a “Bu bizim!” diye bağırıyoruz.
Mesele tam da burada başlıyor: Bir şeyin sana ait olması, yalnızca geçmişte senden çıkmış olmasıyla değil, bugün içinde yaşamasıyla mümkündür.
Bizse bunu unuttuk.
Düğünlerimizi evlerimizden çıkardık, salonlara teslim ettik. O dar ama samimi odaların yerini, ışıklı ama ruhsuz sahneler aldı. Komşunun sandalye taşıdığı, akrabanın mutfakta koşturduğu o telaşlı ama gerçek birliktelik, yerini profesyonel organizasyonlara bıraktı.
Kınalarımız…
Bir zamanlar bir evin içinde, bindallı giymiş gelinlerle, gözyaşları ve dua ile, içtenlikle yakılırdı. Şimdi ise sahne ışıkları altında, çoğu zaman revü kızları özentisi içinde bir gösteriye dönüştü.
Kız isteme…Bir ailenin kapısını çalmanın ağırlığı, bir kahvenin kırk yıl hatırı, yerini fotoğraf karelerine ve kurgu anlara bıraktı.
Evlilik teklifleri bile…
Bir sofrada, bir bakışta, bir sessizlikte anlam bulan o anlar; artık planlanmış mekanlarda, paylaşılmak üzere tasarlanmış sahnelerde yaşanıyor.
Her şey görünür olmak için kurgulanıyor. Her şey kayda girmek için yaşanıyor.
Ama görünürlüğün arttığı yerde, anlam sessizce azalıyor.
İçtenlik nerede? Samimiyet nerede? Bir zamanlar aynı kapta yoğrulan, aynı yükü taşıyan insanların oluşturduğu o görünmez bağ nerede?
Ve sonra çıkıp diyoruz ki: “Mutfağımıza sahip çıkalım. Anadolu değerlerini kaybetmeyelim.”
Oysa sahip çıkmak, sadece biri konuşunca refleks göstermek değildir. Sahip çıkmak; yaşatmaktır, üretmektir, gündelik hayatın içine taşımaktır. Aksi halde kültür, yalnızca savunulan bir kimlik iddiasına dönüşür; yaşanan bir gerçeklik olmaktan çıkar.
Kültür vitrine konularak değil, hayatın içinde akarak korunur.
“Eski bayramlar”konusuna girmiyorum bile….
Gelenek gösteriye dönüştüğünde ruhunu kaybetmeye başlar. Bugün kaybettiğimiz şey sadece bazı alışkanlıklar değil; birlikte yaşama biçimi, ortak hafıza ve aidiyet duygusudur.
Eğer gerçekten “bizim” kalsın istiyorsak, önce kendi hayatımıza dönüp bakmak zorundayız. Neyi terk ettiğimizi, neyi sadece eleştiri konusu yapıp hayatımızdan çıkardığımızı görmek zorundayız.
Yoksa yarın yine aynı cümleyi kuracağız: “Bizim olanı elimizden aldılar.”
Oysa gerçek şu:
Kimse elimizden almadı. Biz, yavaş yavaş bıraktık.
En acısı da unuttuklarımızı da unuttuk.