Artık normalimiz haline gelen temposuz ve temaşasız bir mücadeleden yine üç puanla ayrıldık.
Karadan üstünlük sağlayamadığımız İstanbul’un turfa temsilcisini hava gücümüzü efektif kullanarak etkisiz hale getirmeye muvaffak olduk.
Ancak Süper Lige veda moduna girmiş bir takıma karşı topa sahip olup oyuna hükmedememek Trabzon’da ne kabul edilir ne seyredilir ki tribünlerde metrekare başına düşen insan sayısının saha içinden daha seyrek olması bunun teyitiydi aslında.
Kimse bu seyirci protestosuna Fenerbahçe maçı nedeniyle on binin üzerinde bloke konulmuş pasolig cezasını bahane göstermesin lütfen.
Kombinesi bloke edilmiş taraftarlarımız bilet transferi yapabilecekleri birilerini arayıp durdular hafta boyunca. Ama nafile. Belki ramazan belki kötü hava koşulları ikinci, üçüncü etken olabilir, kabul görebilir.
Esas sıkıntı Trabzon insanının, Trabzonspor taraftarının romantik ve iddiasız aktivitelere sempati duymayan, ilgi göstermeyen hasletleridir.
Adrenalin, gerilim ve kavganın sosyolojik hakimiyeti altında yetişen, yaşayan insanları ne bu oyun motive edebilir ne bu futbolcu topluluğu.
Sistem ya da diziliş ne olursa olsun rakibi boğan, mahkum eden hırs, mücadele, inat yoksa kimseye satamazsınız bu organizasyonu Trabzon da.
İster üçlü savunma deyin isterseniz Fatih Hocanın tekzibine inanarak reddedin, geçen hafta olduğu gibi yine üç stoperle çıktık Papara’ya.
İki altı numaradan Folcarelli’nin yokluğu Okay’ın etkisizliği hasebiyle iki kısa ve yumuşak (Benjamin-Olai) orta merkezle oynama zarureti üçlü savunmayı gerekli kılabilir mi? Evet denenebilirdi. En azından geçen haftaya göre çok da sitem görmez.
Lakin bu sisteme dair ezberler, tekrarlar ve donanımlar sorgulanacak, eleştirilecek elbette. Galip gelmek kusurları teşhis ve tedavi etmekten alıkoymamalı teknik adamlarımızı.
Stoperlerimizden hiç biri çabuk değil. Dolayısıyla aralarına ve arkalarına yapılan paslarda, koşularda kolay ekarte oluyorlar. Artı Batagov dışındakiler ne toplu ne topsuz hücum çıkışlarına, geçişlerine yardımcı olamıyorlar.
Solda Mustafa sağda Ozan kreatif özelliği olmayan futbolcular. Dolayısıyla kapanan rakibe, sıkışan oyuna takımları adına katkı veremiyorlar. Her iki çizgide de önlü arkalı iki futbolcu yalnızlarla oynuyor adeta. Ne Olai ne Benjamin o bölgelere yaklaşıp üçgen oluşturmuyor, opsiyon sağlayamıyor. İkili forvette gerekli kaymaları yapamıyor. Hele Augusto hiç oralı bile değil.
Augusto, muhtemelen transfer tescil döneminde girdiği depresyondan kurtulamadı hala. Haftalardır sahada var oyunda yok. Yerine oyuna giren Zubkov’un on dakika süren resitalini görünce durum daha net anlaşılıyor. Sağlıklı, güçlü ve motive bir Zubkov’un takımımız için ne denli zaruret ve zarafet içerdiğini de not edelim analizimize.
Süper Ligdeki puanımız ve konumumuz nedeniyle bu takımın yapımcısını yani hocasını onore edecek mevzular üzerine de kafa yormalyız, yorabilmeliyiz kanaatimce.
Bunca eleştiriye, baskıya, ilgisizliğe rağmen başladığı heyecandan eksiltmeyen, motivasyondan kaybetmeyen, hayallerinden taviz vermeyen duruşu bile kendisinden esirgediğimiz alkışların mahcubiyet sebebi olabilir.
Bilmeli ki ona karşı olan serzenişlerimizin nedeni aşırı sevgimizden, kati inancımızdan mütevellittir. En az onun kadar istiyoruz, seviyoruz bordo mavili zaferleri, gündemleri.
Son cümlelerimiz TFF yönetimine veya futbol akillerine biraz serzeniş biraz da yükleniş temalı olacak. Dünkü maç için pasoligi bloke edilen dokuz yaşındaki bir çocuğun ve öğretmen annesinin kötü ve çirkin tezahüratla ne iltisakları olabilir acaba diye soralım vicdanlarına.
Antik hukuk sistemlerinden günümüze kadar çocuklar yaptığı eylemlerden, işlediği cürümlerden dahi sorumsuzken bir çocuğa yapamayacağı, bilemeyeceği unsurlardan nasıl ceza öngörürsünüz beyler! Tribünleri çocuk masumiyetine, kadın nezaketine mahkûm etmek istiyorsanız lütfen yasal mevzuatı bir an önce tadil edin. Hiç bir çocuk ve bayan bulundukları tribünlerin günahına paydaş olmasın artık...