Son birkaç gün içinde Türkiye gündemine düşen üç farklı haber, yüreğimizi ağzımıza getirmekle kalmadı; bizleri köklü, sarsıcı ve kaçamayacağımız bir yüzleşmeyle karşı karşıya bıraktı.
* Hakkari’de bir uzman çavuş, silahını ateşleyerek evi terk eden eşini ve ailesinden 3 kişi olmak üzere 4 kişinin yaşamına son verdi.
* Muğla’da, kadına yönelik şiddeti engellemek için olay yerine giden bir polis memuru, KADES çağrısının faili olan bir astsubay tarafından vuruldu.
* Antalya’da ise geleceğimizin mimarı dediğimiz, çocukları eğiten bir öğretmen; yine öğretmen olan eşini ve kayınpederini pompalı tüfekle katletti.
Bir asker, bir polis, bir öğretmen…
Toplumun güvenliğini emanet ettiğimiz, canımızı korumasını beklediğimiz ya da zihnimizi, geleceğimizi teslim ettiğimiz meslek grupları. İşte tam bu noktada, o eski ve tehlikeli ezber bütünüyle çöküyor: "Cahil insan şiddet uygular."
Hayır, bu cinayetler bize gösteriyor ki şiddetin eğitimi, üniforması, unvanı ya da makamı yoktur. Şiddet, cehaletin değil; denetimsizliğin, öfke kontrolsüzlüğünün ve en önemlisi, "güç devşirme" yanılsamasının ürünüdür.
Buradaki en büyük tehlike, bireylerin devletten veya toplumdan aldıkları "yetki ve gücü", kişisel öfkelerinin birer enstrümanı haline getirmeleridir. Bir askerin ya da polisin elindeki silah, kamu güvenliğini sağlamak için oradadır; kişisel bir hesaplaşmada adaleti kendi elleriyle dağıtması için değil. Bir öğretmenin sahip olduğu entelektüel birikim, evindeki krizi kanla çözecek kadar acziyete düşüyorsa, durup düşünmemiz gerekir.
Bu olaylar bize iki acı gerçeği fısıldıyor:
1. Psikolojik Tarama ve Takip Yetersizliği:
Mesleğe girerken yapılan psikolojik testlerin, bireyin tüm hayatı boyunca stabil kalacağını varsaymak büyük bir yanılgıdır. Ağır stres altında çalışan, silaha erişimi olan ya da toplumsal sorumluluk taşıyan kişilerin düzenli, ciddi ve bağımsız psikolojik denetimlerden geçmesi bir lüks değil, zorunluluktur.
2. Öfke ve Şiddet Kültürünün Normalleşmesi:
Sorunları konuşarak, hukukla ya da empatiyle çözme yeteneğimizi kaybettik. En ufak bir kriz anında akla gelen ilk çözüm "yok etmek" oluyorsa, burada toplumsal bir cinnet halinden bahsedebiliriz.
Muğla'daki olay ise tablonun vehametini çok net özetliyor. Bir kadın şiddet görüyor, devletin kurtarıcı mekanizması olan KADES’e basıyor. O kadını korumaya giden polis, yine devletin bir başka kolluk gücü olan astsubay tarafından namlunun ucuna konuyor.
Bu olay, kadına yönelik şiddetin sadece "aile içi bir mesele" olmadığının, toplumsal düzeni ve devletin kendi mekanizmalarını dahi tehdit eden bir teröre dönüştüğünün en açık kanıtıdır. Şiddet faili, karşısındaki üniformadan dahi korkmuyor, çekinmiyor; çünkü o an kendi öfkesini ve gücünü her şeyin üzerinde görüyor.
Peki, nereden başlamalıyız?
Bu gidişatı sadece "münferit olaylar" diyerek geçiştiremeyiz. Yan yana gelen bu üç olay, yapısal bir soruna işaret ediyor:
Bireysel silahlanmanın önüne geçilmeli, görev gereği silaha sahip olanların bu silahları mesai dışındaki kullanımları ve psikolojik durumları çok daha sıkı denetlenmelidir.
Milli Eğitim Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetleri, personellerinin zihinsel sağlığını korumak ve öfke yönetimini sağlamak adına acil eylem planları devreye sokmalıdır.
Gücü eline alanın haklı sayıldığı, şiddetin bir güç gösterisi olarak pazarlandığı bu anlatıyı kökünden kurutmalıyız.
Öğretmen koruyamıyorsa, asker katlediyorsa, polis görev başında kendi meslektaşı (kolluk kuvveti) tarafından vuruluyorsa; toplum olarak güvenli limanlarımızı kaybediyoruz demektir. Unutmayalım; adalet ve huzur, üniformaların arkasına saklanan öfkelerle değil, o üniformaların hakkını veren soğukkanlı ve vicdanlı akıllarla inşa edilir.
Bugün susarsak, yarın hangi üniformanın veya unvanın arkasından bir namlu uzanacağını asla bilemeyiz.